30/12/2008 - Gazze'de insan kanı sudan ucuz mu?
Gazze'de insan kanı sudan ucuz mu?
Bunu söyleyen Gazzeli bir anne. Sorusunu dünyaya soruyor ve cevabını veriyor: Bir Filistinlinin kanı sudan ucuzdur.
Bir başka anneyi konuşturuyorlar. İsrail'in soykırımına eşini, babasını, biri kundakta iki çocuğunu vermiş. Son sözü 'Burada biz ölmüyoruz, burada insanlık ölüyor' diyor.
İsrail bombardımanıyla evi içindeki her şeyle birlikte harap edilmiş bir kadın konuşuyor: 'Önce geldiler hepimizi dipçikle bir odaya doldurdular. Sonra evin her tarafını aradılar. Başta takılarımız olmak üzere yükte hafif pahada ağır neyimiz varsa aldılar. Sonra evimizi yerle bir ettiler.'
İsrailli askerler hırsızlık da yapıyor, cinayet de işliyor, çocuk da öldürüyor. Ve İsrail tüm dünyanın gözleri önünde soykırım yapıyor.
Tevrat 'Öldürmeyeceksin! ' diyor. Onlar bunu 'Bebeğine varana dek öldüreceksin! ' anlıyorlar.
Tevrat 'Çalmayacaksın! ' diyor. Onlar Gazzelileri öldürmekle yetinmeyip bir de gasp yapıyorlar.
Tevrat 'Karşımda başka ilahların olmayacak! ' diyor. Onlar 'Yahve' yerine 'Siyonizmi' geçiriyorlar.
Tevrat 'Şabat gününü takdis etmek için onu hatırında tut! ' diyor. Onlar Şabat gününde Gazeli çocukların üzerine ölüm yağdırıp soykırım gerçekleştiriyorlar.
Tevrat 'Komşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin! ' diyor. Onlar komşularını yeryüzünün en büyük ve en korkunç hapishanesinde açlığa, hastalığa ve soykırıma terk ediyorlar.
Tevrat 'Komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine göz koymayacaksın! ' diyor. Onlar komşularının topraklarını gasbediyor, ağaçlarını kesiyor, altyapılarını mahvediyor, kedilerine varana dek canlı her hedefi vahşice ölüm kusan silahlarıyla yok ediyorlar.
Gazze Yahudi ilahiyatına göre lanetli görüldüğü için Filistinlilere bırakılmıştı. Orada bir milyon beş yüz bin insan yaşıyor.
Dünyanın kilometrekare başına en yoğun insan nüfusunu barındıran yeri neresidir, biliyor musunuz?
Evet, bildiniz: Gazze. Kilometrekare başına tam 4100 kişi. Dünyada böylesine yoğun bir nüfusu barındıran bir başka memleket yok.
Geçen yıl ambargonun başlamasından bu yana zaten Gazze'de bir insanlık dramı yaşanıyordu. Ülkenin dünya ile bağlantısı kesilmişti. Su, elektrik, akaryakıt şöyle dursun, gıda ve ilaç gibi en temel insani ihtiyaçlar bile ambargo kapsamındaydı. İsrail uyguladığı ambargoyla açlığa, susuzluğa, hastalıktan kırılmaya mahkum etmişti Gazze'yi. Fakat bu da kesmemiş anlaşılan. Öldürmeden, kanını dökmeden, kan görmeden duramaz olmuş İsrail. 'Alışkanlık kudurganlıktan beter' derler. Demek ki doğruymuş.
İsrailliler Gazze'ye dünyanın gözleri önünde soykırım uyguluyor. Tıpkı kendilerine M.Ö. 7. yüzyılda Asurluların, ondan yüz yıl sonra Babillilerin, M.S. 70'te Romalıların ve geçtiğimiz yüzyılda Hitler'in uyguladığı gibi.
İsrailli bakan yardımcısı geçtiğimiz hafta ayan açık Gazzelileri 'Soykırım' ile tehdit etti. Tehdidin ardından İsrail ordusu sistematik bir soykırıma girişti. Bütün bunlar niye? Gazze gücümüze boyun eğmedi diye. Gazze Abbas gibi postalımızı yalamadı diye. Gazze başı dik duruyor diye. Ve yeryüzünde güce karşı boyun eğilmeyen nere var, orada İslam'ın olduğu bilindiği için.
Dünyanın jandarması ABD İsrail'i durdurmuyor. Bunu düşünmüyor bile. Hatta 'dikkatli olmayı' telkin ediyor. Dünya kamuoyu bunu 'dikkatli öldür' şeklinde, 'soykırım yap, fakat soykırım deme' şeklinde, 'öldür fakat eldiven kullan' şeklinde anlıyor.
İsrail'in katliamını dünya izlemekle yetiniyor. Tam bu sırada Başbakan Erdoğan'dan İsrail'in katliamını kınayan sözler yüreğimize su serpiyor. Bunun arkası gelir diye bekliyoruz. Gelmiyor.
İsrail ile 28 Şubat karanlığında yapılan anlaşmalar gözden geçirilmiyor. 28 Şubat'ın her alandaki tortularına bir biçimde el atılıyor. İş İsrail ile olan karanlık anlaşmalara gelince değişiyor. O alan tabu mu? Neden bu alana dokunulamıyor?
İsrail'in Türkiye ile girdiği ilişkilerin hiçbirinden Türkiye kârlı çıkmamıştır. Kârlı çıkan hep İsrail olmuştur. En kötüsü de İsrail'in cinayetlerine ortak olmaktır.
İsrail dünyaya üç şeyi bilmem kaçıncı kez öğretiyor:
1. Eşkıya dünyaya hükümdar olursa böyle olurmuş.
2. Güce tapanları güçten başka bir şey durdurmazmış.
3. Güç var ama güç ahlakı yoksa, orada insanlığın cenaze namazını kılmak lazımmış. Ve iş insanlığın cenaze namazını kılmaya gelmişse onun abdesti insan kanıyla alınırmış. Ey kayıp vicdan, hâlâ hayattaysan duy: Gazze ölmüyor, içimizdeki insan ölüyor!
MUSTAFA İSLAMOĞLU
|
|
Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/5/2008 - Örtü emri

Örtü emri: Kişiliğin dişilikten öne alınması
Namaz ne kadar farz ise, tesettür de o kadar farzdır. Zekat ne kadar Allah'ın emri ise, örtünme de o kadar Allah'ın emridir. Oruç ibadeti nasıl tüm semavi şeriatlarda varsa, tesettür de tüm semavi şeriatlarda vardır. Ne ki illetleri farklıdır.
Namaz içbükey bir talimatken, örtü dışbükey bir talimattır. Birincisinin illeti Kur'an tarafından 'her türlü haddi aşma ve çirkin davranıştan kişiyi uzaklaştırarak onda her davranışını gözetleyen bir Allah bilinci oluşturmak' (29.45) şeklinde tanımlanmışken, ikincinin illeti 'iffetin korunması için simge' ve 'tanınacak bir kimlik' (33.59) oluşturmaktadır.
Bununla amaçlanan, kadını toplumun içinde dişiliğiyle öne çıkan bir nesne değil, kişiliğiyle öne çıkan bir özne kılmaktır. Dolayısıyla örtü emri, kadının kişiliğinin bir parçası olan mahremiyetine yönelik ihlalleri peşinen durduran bir önlem, kendisini dişiliğiyle değil kişiliğiyle tanımladığını çevresine bildireceği bir iletişim biçimidir. Yani bir kimlik ibrazı (en yu'rafne) yöntemidir.
Örtünmek insânî ve dolayısıyla fıtrîdir. Bu nedenle hayvanlar örtünmezken insanlar örtünürler. Dolayısıyla örtünme ve çıplaklık arasındaki tercihi, İslamlıktan önce insanlık kriterlerine vurmak, dînî çerçeveden önce insanî ve ontolojik çerçevede tartışmak gerekir.
Bu bilindikten sonra, 'Örtünmenin sınırlarını kim belirleyecek? ' sorusu gündeme gelir. Bu sorunun 'kişisel arzu, moda, gelenek, toplum, devlet, inanç' gibi birden fazla cevabı olabilir. Bir insanı 'müslüman' olarak nitelememize yol açan şey, onun 'Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyeti'dir. Bu teslimiyet, şu ön bilgiye/tasavvura dayanır: 'Beni yaratan, beni herkesten çok iyi biliyor ve seviyor. O halde, onun bana yaptığı öneriler, benim için en hayırlı olandır. Ben kendim için, onun benim için seçip-beğendiğine razı ve teslim oldum.'
İşte insanı müslüman kılan tasavvur budur. Bu tasavvurdan neş'et etmeyen bir müslümanlık iddiası, Allah'a göre, sahte bir iddiadır. Esasen, müslüman olmak söz konusu olduğunda, sizin kendinizi ne olarak tanımladığınız değil, Allah'ın sizi ne olarak tanımladığı önemli ve belirleyicidir. Bunu anlamak için de sizin müslüman tanımınızın Allah'ın müslüman tanımıyla örtüşüp örtüşmediğine bakmanız yeterlidir.
Yukarıdaki tasavvurdan neş'et eden imanıyla bir müslüman 'Örtünmenin sınırını kim belirleyecek? ' sorusuna Allah'tan ve O'nun vahyinden bağımsız bir cevap arayamaz. Çünkü bir davranışın 'İslamî' olması, referansının Allah olmasıyla mümkündür. Eğer Kur'an örtünmenin sınırları konusunda hükümler vaz etmişse, bu, müslüman olma iddiasındaki herkesi bağlar. Tabii ki o kimse iddiasında samimiyse.
Samimiyetin ölçüsü bellidir: Kitaba uymak. Samimi olmayanlara ise tek yol kalmıştır: 'Kitabına uydurmak! ' Tarihin tüm samimiyetsizlerine bakınız; kitabına uydurmayı kafaya koyduktan sonra, hangi emre karşı mazeret, hangi yasağa kılıf bulunamaz ki? İnsan istedikten sonra; dinin en temel kurallarının tam aksine 'fetva' verecek bir merci bulur. Hatta bir inanç sistemini, onun esaslarını keyfi yoruma tabi tutarak, tam tersi bir işleve büründürebilir.
Örtünme emrinin estetik bir form olan kadın için, erkekten farklı yanları olduğu aşikar. Bunun kadının dişiliğinin, kişiliğinin önüne geçmemesi/geçirilmemesi için simgesel bir uyarı amacı taşıdığını söylemiştik. Bu uyarının muhatabı, daha çok kadını nesneleştiren üçüncü şahıslardır. Kadın tesettürünün başa taalluk eden kısmı, tesettürün simgesel boyutunun zirveleşen kısmıdır.
Başın örtülmesiyle ilgili Kur'anî talimatların pratikte ne demeye geldiğini öğrenmek isteyen biri, bu ayetlerin Hz. Peygamber'in elleriyle yoğurduğu bir hayatta nasıl uygulandığına bîgane kalamaz. Bu tıpkı, dinin teorik kaynağı olan Kur'an'da yer alan 'Namazı dosdoğru kılınız! ' emrini yerine getirmek için dinin pratik kaynağı olan Peygamber'e başvurma zorunluluğu gibidir. Eğer dinin teorik kaynağıyla olan ilişkinizin, dinin pratik kaynağından bağımsız gerçekleşeceğini düşünüyorsanız, bunun, balı kabul edip arının varlığını ve fonksiyonunu inkar etmekten farksız olduğunu bilmelisiniz.
Bunun adı, dini peygambersizleştirmektir. Sormazlar mı adama 'Bu kitap, sizin başınıza gökten mi düştü? ' diye. Hiçbir peygamber 'iletişim aleti', 'ara kablosu' ya da 'postacı' değildir. Hz. Peygamber ise hiç değildir. O, dinin ve imanın bir parçasıdır. Tıpkı bunun gibi, tesettür emri de Kur'an'ın bir emridir ve başörtüsü tıpkı namaz kadar, oruç kadar farzdır.
Eğer peygambersiz düşünülürse, namazın da 'çaresine bakmak' mümkündür. Bu durumda tartışılması gereken Kur'an ve onun getirdiği esaslar değil, sizin İslam'la geçinmeye gönlünüzün olup olmadığıdır.
Kur'an ve İslam yaşadığı sürece bu emir yaşayacaktır. Bu ülkede işgalci Fransız'ların yapamadığını yapmaya çalışmak nafile bir uğraştır. Bu yüz karası yasağın devamından, bu ülkeye zarar vermek isteyenler dışında, kimsenin bir kazancı yoktur. Aksine ülke kan kaybetmektedir. Bu ülkenin tesettürlü kızları, hicret ederek, yasağı aşarak, okumanın bir yolunu bulurlar. Onlar yarın anne olacaklar, çocuk yetiştirecekler. Onların çocukları bu ülkede yaşayacak; memurluk, askerlik, amirlik, tüccarlık, yöneticilik yapacak. Geleceğin annelerinin, çocuklarına, kendilerine kan kusturan elleri öpmelerini mi vasiyet edeceklerini sanıyorsunuz?
İslam'ı islam yapan, onun insanlık için değişmez değerler getirmiş olmasıdır. O bir dindir. Bir ideoloji, milletin ve devletin imkanlarını kullanarak milletin dinine karşı bir savaş açarsa, bundan 'din' zarar görmez. Çünkü bu ülke toptan dinden çıksa, Allah'ın ve onun dini olan İslam'ın zerrece bir şeyi eksilmez. Fakat dindara zulmedilmiş olur ve bu savaşı açanlar hem kendi ocaklarını, hem de başkalarının ocağını söndürmüş olurlar.
MUSTAFA İSLAMOĞLU
|
|
Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/2/2008 - Kendini laik sananlar
Kendini laik sananlar dinle yüzleşmek zorundalar
Kendini laik sananlar... Aslında yanlış, bu 'zan'la başlıyor. Belki buna 'kuruntu' da denilebilir. Kendini laik sanmak, olsa olsa cehaletten kaynaklanan ideolojik bir kuruntudur. Hele bizde görülen türdekilerin, bazen paranoyaya kadar varan davranış bozukluklarına bakılırsa, bunun hepten böyle olduğu açıkça anlaşılır.
Bu ideolojik kuruntu, arkasından başka bir takım takıntıları davet ediyor. Bunların en başında dine ve dini değerlere karşı saldırganlığa kadar varan ölçüsüz bir karşıtlık geliyor.
'Kendini laik sanan' biri olmak, bu ülkede, mutlaka rejimden ucundan kıyısından beslenmek anlamını taşır. Çoğunlukla bu beslenme 'haksız', 'yandaşlık' içeren ve sahibini 'haramzade' yapan türdendir. Muhtemelen ya kayırılarak rejimin serasında yetiştirilmiş, ya rejimin kutsalları açısından sterilize ve yalıtılmış bir ortamda beslenip büyütülmüş, ya da resmi ideolojinin yüksek himayesine mazhar olmuştur. Bunların sayıları sınırlı, üretim alanları belli, çevreleri dar, yetişme tarzları tek düze, düşünceleri sabit, temelleri nahif, ilgileri standarttır. Bilgileri mi? Onu hiç sormayın. Bilgi ve bilimi bir öğrenme ve tekamül süreci olarak değil, bir 'ikon' ve 'fetiş' olarak kutsarlar. Böyle yetiştirilmişlerdir. Onun için de öğretilemez ve eğitilemezler.
En cahili oldukları konuysa dindir. Söz dine geldiği zaman zulalarında sakladıkları değişmez şablonları vardır. 'Evet'leri ve 'hayır'ları akılla ölçülüp tartılmış değil, hep ödünç alınmıştır. Dudakları sloganlara ayarlıdır.
Ne gariptir ki, 'kendini laik sananlar' en çok dini konularda ahkam keserler. Bunu yaparken, çok sevdikleri tanımla 'bilimsel olmanın' en asgari kurallarına ve standartlarına zerrece özen göstermezler. Bilmediğini itiraf edenine rastlamak, Simurge rastlamak gibidir.
İstisnasız 'pozitivist'tirler, fakat hiç 'pozitif' değildirler ve asla da olamazlar. Aksine 'negatif'tirler. Korkularıyla, kuşkularıyla, kaygılarıyla yaşarlar. Bunu, bulaşıcı bir hastalık gibi etraflarına ellerine geçirdikleri her araçla bulaştırırlar.
İstisnasız hepsi de 'rasyonalist', yani 'akılcıdırlar'. Fakat bu 'akıllı' olmak anlamına asla gelmez ve öyle bir kaygıları da yoktur. Onlar 'bilim' ve 'aklın' kendisine değil, 'ideolojisine', yani bilim ve aklın en kötü 'ifrazatına' tutulmuşlardır.
Onun için kendini laik sananlar zümresinin içerisinden bu ülkede yüz ağartacak uluslararası çapta ve insanlığa unutulmaz bir katkı sağlamış bir tek 'bilim', 'felsefe' ve 'sanat' adamı çıkmamıştır. Bu kafayla, çıkması da düşünülemez.
İstisnasız hepsi de laiktir, fakat yine istisnasız hepsinin de kendilerinden olmayan çoğunluğun özgürlük taleplerine karşı müthiş 'septik' bir yanı vardır. Bu yüzden bu ülkenin hiçbir kesimi, 'muhafazakarlıkta' onların eline su dökemez. Her şey değişir onlar değişmez ve bunu da matah bir şey gibi satışa sunarlar.
Kendini laik sananlar hak, hukuk, özgürlük ve adaleti hep kendileri için geçerli değerler olarak savunurlar. Bütün bunlar kendileriyle birlikte başkalarını da kapsadığında, o hakka, o özgürlüğe düşman olmakta bir an tereddüt etmezler.
Kendini laik sananlar, istisnasız, 'din devletine' karşı, 'demokrasiden' yanadırlar. Fakat, devletin dini 'seküler paganlık' olursa, dünyanın en katı 'teokrasi yanlıları' kesilmekten zerrece utanmazlar. Hatta bu nevzuhur dinin 'din görevlisi' olarak çalışmak için can atar, seküler paganlığın misyonerliğini yapmaktan çekinmezler. Onlar için 'cumhuriyet' ve 'demokrasi', seküler paganlığa geçit verdikleri oranda değerlidir. Eğer o 'cumhuriyet' dindarların cumhuriyeti, Müslüman halkın demokrasisi olmaya başlarsa, o zaman bunların da icabına bakmakta bir beis görmezler. Ya klasik, ya modern, ya da post-modern bir darbeyle, Cumhuriyetin de demokrasinin de haremine destursuz girerler.
Kendini laik sananların en çok zorlandıkları nokta, her şeye rağmen İslam'dır. Ondan kurtulmak istedikleri aşikar. Fakat bunu bunca yıldır beceremediler ve beceremeyeceklerini akılları kesti. Müslüman düşmanlığı, örtü düşmanlığı, cami düşmanlığı, minare düşmanlığı, isim düşmanlığı, Cuma düşmanlığı, Arapça düşmanlığı, Kur'an düşmanlığı, Kur'an kursu düşmanlığı, İman-Hatip düşmanlığı, Peygamber ve nihayet Allah düşmanlığı...
Ara ara yeşil düşmanlığı (şu masum renk canım, hatırlayın 'yeşil bordür' kavgasını) , sakal (keçi sakalı değil) düşmanlığı, selam (şu bildiğiniz 'Allah'ın selamı') düşmanlığı, sağ elle yemek yeme düşmanlığı (bu yeni çıktı) , Mehmed Akif düşmanlığı vs...
İsterseniz sabah sabah yolda karşılaştığınız birinin yüzüne 'selamün aleyküm' (=Allah'ın selamı, selameti, huzur ve mutluluğu üzerinize olsun) diye bir selam verin de bakın yüzlerindeki renge. Sanki dua etmemişsiniz de küfretmişsiniz gibi, nasıl yüzlerinin alı al, moru mor oluyor.
Bunların karşısında, dostlukları da yok mudur? Olmaz olur mu? Başta -kendisi kazara alkol almasa bile- içki dostluğu, kumar, zina, faiz dostlukları, hatta domuz dostluğu gelir. Çünkü bunlar İslam'ın yasakladıkları. İslam'ın emri onların yasağı, İslam'ın yasağı onların emri gibidir.
Yanlış anlaşılmasın, 'inanç sistemi' olan dininden ve bu dine uygun olarak yaşadığı 'hayat tarzından' dolayı kimseyi kınadığımız ve ayıpladığımız falan yok. Hem böyle yapmak bu ülkede 'kendini laik sananların' tarzı. Doğrusu tevhid-adalet-özgürlük diye bir kaygısı olan hiç kimsenin, bu tarzı aklını yemeden savunabileceğini sanmak da abes olur.
Peki nedir demek istediğimiz? Açık. Kendini laik sananlar Kur'an'ın 'nifak' dediği bir tarzı sergileyemesinler. Oldukları gibi görünüp göründükleri gibi olsunlar. Bunun için dinle yüzleşmeleri gerekiyorsa, bunu da yapsınlar. Ama, cahil cesaretiyle değil.
03/09/2005 MUSTAFA İSLAMOĞLU
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Hayatın amacı kendisi değil , ötesidir!...
Kategoriler
Arkadaşlarım
ahsennur aisece 1984nilufer hafsa mansur hiramusta beyazdilekcem igra nyucel subat75 affeyleallahim siyahpatya amenna resulevuslat allame ***akif*** ******* receppiskin umut27 ademyakub rahmetli645 metekan sivist hisari fatih03 nasibim adimsonbahar asr biryaprakmisali irmaksu saclariniz araf12 philton webmasterkaynaklari siberdevlet mehmet orhan durdu Seyma . esmaulhusnafaziletleri farenjitnedir teknikpcdersleri dergahli abdullahbirisi allahinadiyla kesintisizguckaynagi iremsultan ccna koaksiyel fiberoptikci beyonceresimleri zekiye yıkılmaz kartanesimisin vahdetfm griya bayramsekeri dostilleri rahmetdamlasi doymadimsana mitchizmet nurufirak busraustaomer nevyildiz bilginerdogan
Clock Generator - bigoo.ws
Myspace Graphics
|